15 Eylül 2008 Pazartesi

Büyüyelim Artık !!!


Ekonomide şüphesiz her kesimi sevindiren en iyi haberlerdendir “büyüme”. Ekonomide gerçekleşen büyüme hepimize büyük bir umut ışığı yakar. Çünkü uzun süredir büyüme nedir bilmeyen bilse bile faydalarını göremeyen hep imrenerek baktığımız bir olaydır, böyle olunca da “ah bizde bir büyüyebilsek” deriz. Ben büyümeye iki anlamda bakıyorum.Hem ekonomik olarak büyüme hem de gerçek anlamda bir çocuğun gelişmesi, büyümesi anlamında.Öyle ya ne de olsa “biz bir aileydik” bizimde büyümemiz gerekiyor. Uzun bir geçmişe sahip olan ve hiçbir zaman geçmişinden utanmayan sahip çıkmasını bilen bir vatandaş, vatansever olarak her zaman geçmişi düşününce içim az da olsa “cız” etmiştir. Geçmiş demek hem ekonomik anlamda hem de siyasi anlamda bir çok tecrübe, gözü açık olma, kendini kollayabilme, kime nasıl davranacağını bilme demektir.Ancak muhteşem olarak nitelendirdiğim mazimizden gelen tecrübelerimizi pekte iyi değerlendiremiyoruz. Siyasi anlamda çok farklı ve her biri kendi yöntemiyle bizi köşeye sıkıştıran güçlere siyasetçilerimizin günü kurtarmak için uyguladıkları politikalar eklenince henüz yaşını doldurmamış bir ülke gibi hareke eder ve muamele görür olmamız beni biraz üzüyor.

Ekonomik açıdan son yıllarda dünyada yaşanan gelişmeleri eskiye nazaran iyi takip edişimiz ardı ardına büyüme haberlerimizi sıklaştırdı. Oysa pek çok ekonomist bunu sadece suni bir büyüme olduğunu vurguluyor ve gelecek için dünya büyüme trendini geride bırakıyor diyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise bu tahminlerin pekte yanılmadığını görüyoruz. Yılın ikinci çeyreğinde sadece 1.9 büyüyen ekonomimiz beklentilerin altında gerçekleşerek zorlu günler geliyor mu acaba dedirtmeye başladı.


Büyümeyi etkileyen en büyük faktör ise emek ve sermaye artışı buna ek olarak bazı iktisatçılara göre verimlilik artışı da büyümeyi etkilemektedir. Ancak bu tür büyümeler her türlü ekonomik koşuldan kolaylıkla etkilendiği için uzun süre büyüme trendini koruyamamaktadır. Oysa sistemde Ar-Ge'ye, beşeri sermayeye, eğitime önem vermenin, kurumsal alt yapıyı yeterli hale getirmenin ve bilgi ekonomisine, bilgiye gereken değeri vermenin önemi büyüme üzerinde etkisi bakımdan her geçen daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yolla hem yapılan yatırımlar hem de elde edilen gelir garanti altına alınabilmektedir. Oysa bugün gerçekleşen ekonomik büyüme geliri adil bir şekilde dağıtamamakta sadece en zengin yüzde 20 yi daha da zengin hale getirmektedir. Geriye kalan yüzde 80’e ise hiç bir şey kalmıyor. Milli gelirin yaklaşık yarısının üst gelir düzeyi tarafından kullanıldığını unutmamak gerekir. Buna bağlı olarak işsizlik oranlarımızda pek iç açıcı değil. Oysa büyüyen bir ekonomi işsizlik açısını kapatabilmelidir. Ancak bizde tam tersi bir durum söz konusu u durumda işsiz olan bir insanın büyümeden bir pay alması beklenemez. Büyüme oranımızın hesaplanmasında da bizi yanıltıcı bazı uygulamalar söz konusu. Milli geliri dolar bazını izleyişimiz bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Dolar uluslar arası düzeyde değer kaybediyor ancak her geçen gün artan milli gelirimiz diğer yıllara göre bu düşük dolar kuruyla hesaplandığında bir önceki yıllara göre muazzam derecede büyüdüğümüz ve gelirimizin arttığı sonucuna varılıyor oysa nominal olarak gerçekleşen bu artış sadece kağıt üzerinde hava atmamıza ya da siyasetçilerin oy isterken daha zorlanmamalarına yol açıyor.


Bunlara ek olarak bir çok neden sıralanabilir ama ben lafı fazla uzatmadan hem ekonomik anlamada hem de siyasi anlamda hepimize çok iş düştüğüne inanmaktayım. Yakın zamanda yeni bir yaşa daha girecek bir ülkeye sahibiz ama bu demek değil ki ileriye atılmak için çok erken. Enerjisini maalesef topluma hiçbir katkısı olmayacak “gündem” ile harcayan, kim nerde ne yapmış gibi saçma haberler ile özentiliğin boyutlarını aşarak kendine zarar veren bir toplum haline dönüşen, bir zamanlar etki ettiği bir dünyada artık sadece “savaşta yenilmeyecek ama yönetilecek” bir toplum olarak nitelendirilen ailem “Büyüyelim Artık!!!”.

5 Eylül 2008 Cuma

Uzun Günün Karı...


Ülke ekonomimizin en büyük sorunlarından biri şüphesin enerji... Varlık içersinde yokluk çeken,zahmete girip çıkarmak yerine ithal etmeyi tercih eden ender ülkelerdeniz. Bu sorunu ortdan kaldırabilmek ya da en azından en az seviyeye düşürebilmek için elimizden geleni yapıyoruz.İthal ettiğimiz enerjinin büyük bir kısmı elektrik üretmekte kullanılıyor.Son zamdan sonra da bunu daha kolay hisseder olduk. Tasarruf edebilmek içinde yaz-kış saati gibi uygulamalar hayata geçiriliyor. Kışın saatlerimiz bir saat geriye alıyoruz yazın ise ileri.Her sene bir ileri bir geri derken nerde olduğumuzu farkedemez hale geldik.Belki de sorunlarımızı çözmek yerine halı altına süpürüşümüzün sebebi budur.
Enerji tasarrufu için başvurulan uygulama sayesinde gün ışığından daha fazla yararlanarak elektrik tüketimini azaltmaya çalışılıyor. Bunun için referans olarak sanayinin yoğun olduğu İzmit alınıyor. Ancak her durumda Türkiye dünyadan ortalama bir saat geride yaşıyor diyebiliriz."Herşeyde gerideydik bunda da mı gerideyiz?" dediğinizi duyar gibiyim. Meridyen durumumuza göre hesaplandığında birçok batı ve doğu ülkesinin uygulamada bizden daha ileri bir saatte hayatlarını sürdürüyor ve daha fazla tasarruf ediyorlar.Örneğin Avrupada bazı şehirlerin meridyen farkıyla yaklaşık 2 saat geride olması gerekirken uyguladıkları saat ile sadece 1 saat geride yaşıyorlar. Sanayinin daha yoğun olduğunu varsayarak İzmit referans alınıyor. Ancak uzun yıllar önce başlanan bu uygulama ülkemizde yaşanan sanayileşmeye pek ayak uyduramaz hale geldi. Çünkü artık doğuda ki illerimizde de sanayileşme hızla artmakta ve bu saat uygulaması onları olumsuz etkilemektedir. Ankara'dan sonra kışın saat 15:30 dan sonra hava kararmaya başlıyor ve bu da doğu illerindeki sanayi faaliyetlerini olmusuz etkiliyor. Türkiye'nin ticaret hacminin büyük kısmını önceden İzmit ve çevresi oluştururken bugün ise Eskişehir'den sonraki illerimiz yüzde 50 den fazlasını sahiplenmiş durumdalar. Doğuda erken kapanan iş yerlerlerindeki işgücü kaybı ile GSMH'da önemli ölçülerde kayıplar yaşanmaktadır.
Gün ışığından daha fazla yararlanabilmek için artık bazı tedbirler yeni uygulamalar gündemde. Enerji Bakanlığı bu durumu ortadan kaldırmak için 2011 yılında saatlerimizi yarım saat ileri alarak diğer ülkeleri yakalayabilmek peşinde. Ancak bu uygulamanın bazı sorunları ortaya çıkarmasından korkulduğu için tarih 2011 olarak düşünülüyor. Bu uygulama ile artık doğu illeri ve doğu ülkeleri referans alınacak böylece aradaki fark ortadan kaldırılmaya çalışılacak. Kalkınma hızımızıda etkileyecek bu uygulama ile "güneş doğudan doğar" diyerek yüzümüzü birazda doğuya dönmaya başlıyacağız gibi geliyor.Belki çok hayelperestlik olacak ama bu uygulama ile artık birazda doğudaki gelişmelere bakacağımızı düşünüyorum. Batıyla fazla oyanlamış olmanın verdiği yorgunluk ile doğuda hızla kendini hissettiren ekonomik gelişmeler belki bizi daha doğru bir yola iletebilir.Önce zaman olarak sonra da ekonmik olarak yakalamamız gereken birçok ülke olduğuna inanıyorum.

31 Ağustos 2008 Pazar

Fırsat Maliyeti...


Öncelikle bu geceden itibaren ruhunu hissedeceğimiz mubarek ramazan ayının hayırlara vesile olmasını dilerim. Öyle bir ay ki herkesin herşeye bakışı değişiyor farklı bir tad bırakıyor ruhlarda. Hele şimdilerde şu sıcaklar hala kendini hissettirirken, günler hala muazzam derecede uzunken birde halen tatilde olduğum gerçeği ile huzurluyken bu fırsatı değerlendirmek için bekleyen şeytana gün doğuyor ve "nası olacak bu sıcakta ramazan" diye veriyor vesveseyi... Allah hayırlı ramazanlar nasip ettsin. Az önce fırsattan bahsettim,şeytana verilmiş bir fırsat, bizlerin farkında olmadığı bir çok fırsat...Pek farkında olmasakta birçok fırsatı elimizden kaçırdığım olur hep hayatta, ekonomide. Blogumun başlığını "fırsat maliyeti" koydum. Kaçırdığımız fırsatların farkında olalım diye ekonomide. İşte bu yazımda blog başlığımı tanımlıyorum
Fırsat mailyeti, aslında iktisatın temel bir teorisinden yola çıkılarak elde edilir.Kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçlarımızı karşılamak için elinden geleni yapan iktisat bize bir de bazı fırsatları nasıl da harcayabildiğimizi anlatmaya çalışmıştır. Fırsat maliyetinin bir çok tanımını bulabilirsiniz, ama özü olarak fırsat maliyeti, bir malı/hizmeti elde etmek için başka bir maldan/hizmetten vazgeçme maliyetidir. Bu durumda bir malı kullanıyorsunuz ancak diğer bir maldan vazgeçiyor ve onun size sağlayacağı avantajları göz ardı ediyorsunuz.Şöyle bir bakın yaşama insan ne kadar çok şeyden vazgeçiyor aslında. Devamlı tercihlerin söz konusu olduğu bir yaşamda heralde vazgeçtiklerimizin maliyetini ortaya koymaya çalışsak kazandıklarımızdan daha uzun bir listeye sahip olurduk. Fırsat maliyetini daha iyi anlayabilmek için bir örnek verelim; Örneğin Amerika Irakta nükleer silah olmadığını kabul etmiş ve savaş açmak yerine kendi ülkesinde barışı korumayı tercih etmiştir. Bunun Amerikaya maliyeti; Petrol fiyatlarının yükselmemesi, binlerce sivilin ölmemesi ve Irakın sonsuza dek demokrasiden yoksun yaşaması (!) gibi bir çok sonuç sıralanabilir bir tek sebebe karşılık.
Yaptığımız bir çok tercihin elbette bir çok alternatifi vardır mutlaka. Asıl olarak burda önemli olan tercih edilen mal/ hizmet ya da durumun sağlayacağı fayda,kazançtır.İktisatçılar arasında yaygın bir söz vardır "Bedeva öğle yemeği yoktur." diye. Yani size ısmarlanan bir yemeğe koşarak gidebilirsiniz ama bu esnada bir çok fırsatın da maliyetine katlanmış olursunuz. Fırsat maliyeti iktisatta en sevdiğim konudur, fazlaca düşünüldüğü zaman zararlarıda olabilir. Her seçimde defalarca düşünmeye, fayda analizi yapmaya, hayatı çekilmez kılamaya sebep olabilir ama neden vazgeçildiğini bilmek ya da vazgeçilen durumun farkında olmak açısından haz da verebilir.
Şimdi bloguma bir de bu gözle bakıldığı zaman ; blog başlığımı "fırsat maliyeti" koydum çünkü yazdıklarımı okuyanlar başka bloglarda yazılanlardan ya da okumak için ayırdıkları esnada yapacakları başka işlerden vazgeçiyorlar farkında olmadan bu da bir maliyete sebep oluyor. Faydası tartışılabilir tabii.Fırsatları doğru değerlendirmeniz dileğiyle...

24 Ağustos 2008 Pazar

Biz Bir Aileyiz...


Ekonomi... İşler yolunda gittiği zaman hepimizin ilgi alanı, mutluluk sebebi. İşler yolunda gitmediği zaman ise haberlerin izlenmeyen tek bölümü...Aslında birçok kişi ekonomiden konu açıldığı zaman ya konuyu değiştirmek için bir sebep bulur ya da ortamdan uzaklaşır. ( kanak değiştiriri) Gerekli tedbirler alınmadığı zaman buz dağının görünmeyen yüzü kadar tehlikeli, uzaktan ise her zaman muhteşem manzarasıyla etkileyici...Konuya bir de şu açıdan bakalım, basit bir şekilde hayal gücümüzü kulanarak anlamya çalışalım.
Büyükçe bir aile düşünün. Ailenin her bir bireyi kendi alanında ya girişimlerde bulunuyor ya da bu girişimcilerin yanında çalışıyor. Üretiyor... Sonra üretilen bu ürünler belli bir değişim aracı (para) karşılığında alınıp satılıyor. Ya da takas ediliyor da diyebiliriz. Bir de bizim bu büyükçe ailemizin başında ailemizle ilgili kararlar için yetki verdiğimiz, saygı duyduğumuz ( en azından seçenlere saygı duyduğumuz) güvendiğimiz biri var. Biz ona kısaca "baba" diyoruz. Bazı müdahalelerde bulunuyor işlerimize. Ne kadar üreteceğimizi belirliyor, borç karşılığında para veriyor, bazen bizden borç alıyor, kendini finanse edebilmek için kazandıklarımızdan ya da harcadıklarımızdan kesintiler yapıyor. Böylece dengeleri sağlamaya evde daha huzurlu bir ortam oluşturmaya çalışıyor.Tabi sorumluğu evin içersindeki huzur değil, bir de komşumuzdan gelebilecek yaralar ya da zararlara karşı tedbirler almaya çalışıyor. Hatalar yapıp payımızı onlara kaptırdığıda olmuyo değil hani.( Bu konuyla ilgili de yazmıştım. )Bazende kendine yakın evlatlarına bazı ayrıcalıklar tanıdığıda oluyor. Mesela bir evladının sırf medya gücünü göz önünde tutarak bir şirketinin veri borcunu silebiliyor.Var mıdır bir bildiği zaman gösterir ama lafından çıkmıyoruz biz yine de... Ne de olsa baba, evin direği...
Tabi bu dengeleri bazen evin yaramaz söz dinlemez kendini uyanık sayan çocukları bozuyor olabilir. Kesintilerini saklayan, kazanıpta kaznamıyormuş gibi gösteren, borç alıpta geri vermeyen, ev ahalisini kandırıp paraları alıp komşuya kaçan...Yine de her ne olursa olsun döndüğümüz tek yer "baba ocağı".
Birde bireyleri tek başına düşünün. Üretiyor,harcıyor,işbirliği yapmıyor dengeler ise umrumda değil. Ekonomide bireylerin tek başlarına hiç bir anlamları yoktur. Tek başına; önemsemeyen, katkısı olmayan dolayısıyla hiç bir işe yaramayan insan... Oysa toplu olarak hareket edebilen yani ulus kavramını anlayıp bir amaç etrafında toplanabilen toplumlar daha kolay gelişebilmekte.Marketten aldığınız bir ekmek ya da kurduğunuz bir fabrika burda çalıştırdığınız onlarca, yüzlerce insan hepsi ekonomimizin birer parçası olmazsa olmazı.Bu arada en son bizim ailenizn hedefi neydi haturlıyor musunuz?
Hepsi bir arada düşünüldüğünde herbirimizin kazanabilmesi için unutmamamız gerekir; "Biz Bir Aileyiz..."

19 Ağustos 2008 Salı

Ne Alemdeyiz?


Rekabetin Müthiş boyutlara ulaştığı küreselleşen bir dünya... Hayal bile edilemeyecek gelişmeler, insanların haal gücünü zorlayan yeni ürünler, birbirinden pazar kapmak için hertürlü yola başvuran dev şirketler...Tüm bunlara birde eksik kalan devlet desteğini ekleyin. Alın size rekabet edemeyen Türk firmaları... Aslında hiç birinin devleti suçlamaya hakkı yok diyorum bazen. Yabancı yatırımcı desteğiyle ayakta durabilen bir kaç büyük şirket haricinde dünyaya nam salmış bir dünya devimizin olmayışı içler acısı. Peki onlar bunu nasıl yapıyorlar? Bizde çalışanların işi basit aslında.( Devlet memurlarına hiç değinmiyorum yoksa işin içinden çıkamam.) Bahsetmek istediğim çalışma koşullarından ya da sıkıntılarının yok olduğu falan değil sadece işe olan ilgileri. Sabah vardiya kartını basar başlar işe. Önce iş arkadaşlarıyla bir kaç hoşbeşten sonra rutin işleri yapar öğle yemeğinden mümkün olduğu kadar geç dönmemin yolunu en kısa sürede keşfeder, eğer başında işi öğretmekten kaçan ya da " aman öğrenirse gençtir benden daha enerjiktir yerimi ona verirler işsiz kalırım" düşüncesine hakim bir şefin varsa en ufak bütün dosyaları onun başına yıkıp paydos zilini bekleriz. Eğer işlerin yoğun olduğu bir dönem ise de " aman çok yoğunuz bugünlerde" der yakınırız. Sadece çalışanlar mı hele birde başınızda vurdumduymaz bastonu parlamaya başlamış, bilgilerine artık sadece kütüphanelerin tozlu raflarında raslayabileceğiniz bir yöneticiniz varsa ohh değmesinler keyfinize... Nasıl olsa balık baştan kokar!
Dünyayı ele geçirmiş şirketlerde ise durum tam tersi. Eğer işinin hakkını veriyorsan, doğru kararları doğru zamanda uyguluyorsan, yeni fikirler senden çıkıyorsa hele ki risk senin vazgeçilmez heyecanın ise işte sen vazgeçilmez bir yönetici yada çalışansındır. Dünya devi bir arama motoru çalışanları mesai saatinden sonra yeni fikirler için toplanıp ya bir kafede ya da bir çalışanın evinde tartışıyorlar hemde hiç bir ücret talep etmeden. Daha ilginci var... Bir oyuncak üreticisi firma yöneticileri mesai saatinden sonra oyuncak parkında oyunlar oynayıp yeni ürünlerinin nasıl olması gerektiği konusunda fikir edinmeye çalışıyorlar.Ücret mi? İşlerini o kadar önemsiyorlar ki ücret değil onların derdi başarı ya da ürünlerinin dünyada milyonlarca insana ulaşmasının verdiği haz...
Şimdi diyeceksiniz ki bizde geçim derdi var, bizimde milli gelirimiz o kadar olsa bizde öyle yapardık. O zaman bende şunu diyorum; acaa her çalışanımız yaptığı işin hakkını verse, düşündüğü sadece para değil başarı olsa, çalmak yerine kazanmayı hedeflese kim tutar bizim "çılgın girişimciler"i?

Not: Tüm bunların gerçekleşebilmesi için herkesin düşüncelerini yeniden gözden geçirmeli yeniden aile,kardeş, vatan kavramlarını kazanabilmeliyiz. Bununla ilgili de bir yazı yazacağım inşaallah...

17 Ağustos 2008 Pazar

Marka Çılgınlığı...


Marka nedir? Benzer ürünlerin/hizmetlerin başkalarının ürünlerinden/hizmetlerinden ayırt etmek amacıyla kullanılan ya da belirli bir hizmetin sunulması sırasında kullanılan “ayır edici işaret” olarak tanımlanmaktadır.
Marka etrafımızda gördüğümüz her şeydir. Ancak halk arasında “marka nedir?” sorusuna genellikle pahalı ürün ya da hizmetlerin isimleri cevap olarak verilmektedir. Ayrıca marka ilk olarak hangi ürün adıyla çıkmışsa ürün o marka ile genelleştirilir ve ürünün adı marka olarak değiştirilir. Örneğin “nescafe” “selpak” gibi. İkisi de birer marka olmasına rağmen halk arasında ürünün kendisi olarak algılanmakta ve bir genelleştirmeye gidilmektedir. Bu durum üretici veya satıcıların elbette çok işine gelmektedir. Böylece ünlerini daha kolay pazarlayabilmekte ve pazarda büyük abi rolünü oynamaktadırlar.

Marka algısındaki en büyük sorun ise şüphesiz pahalı ürünlerin marka olarak isimlendirilmesidir. Ayrıca ürünün pahalı olması yetmez hale gelmiş eğer ürünün yabancı bir isme sahipse pazarlanması daha da kolaylaşmıştır. Çünkü algımız öyle bir değişmiştir ki yabancı isimler daha cazip, gösterişli adeta kusursuzluk abidesi olmuşlardır. Bu durum sosyolojik sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Giydiğimiz kıyafetten, bindiğimiz arabaya, yediklerimizden, oturduğumuz mahalleye kadar hatta tatillerde gittiğimiz mekânlara kadar her şey marka olarak sınıflandırılmakta bu da sosyal sınıfların oluşmasına neden olmaktadır. Şöyle bir etrafınıza bakın artık oturduğumuz mahalleler bile sınıflara ayrılmış. İnsanlar artık kişilerin oturdukları mahallelere göre davranır olmuş. Şehirlerde mahalle isimleri insanların sosyal statülerine göre algılanır durumda… oysa o kazancı elde etmek için ya da algılanan ve önem verilen şekliyle o markayı alabilmek için nasıl gelir elde edildiği hiçte önemli değildir. Tam Nasrettin Hoca hesabına dönmüşüz “Ye kürküm ye!!!” Hele ki giyim tarzı o kadar önemli hale gelmiş ki nerdeyse marka giymeyen insanlar dışlanır olmuş arkalarından kıyafetleri hakkında eleştiriler yapılmaya başlanmış. Herhangi bir şey alırken bizim için önemli olan markasının görünecek kadar büyük olup olmadığı… eğer marka göz önündeyse başkaları tarafından görülebiliyorsa sorun yok gönül rahatlığıyla alınabilir.ne de olsa o marka sayesinde insanlar içinde ir yer edinebilecek saygı görülecektir. Yani hiçbir insani değer yakın zamanda markanın önüne geçemeyecek galiba. ( durumun şu an için böyle olduğunu umuyor.) Alınan ürünün sağlıklı olması, kalitesi ve bana göre en önemlisi kimlerin bu üründen para kazandığı daha fazla önem arz etmesi gerekirken tam tersine bu tür ürünlerin paralarını nereye aktardıkları önemsiz hale gelmiş. Bu durumda o paraların harcandıkları her yerden biz de bir miktar sorumlu değil miyiz?

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Küllerinden Doğan Rusya


Serbest piyasa ekonomisine geçişte zorluklar yaşayan Rusya yüksek enflasyon, gelir dağılımında ki yüksek farklılıklar, işsizlik gibi sorunlarla mücadele etmeye çalışsa da 1998 yılında devalüasyon ile iflasını açıklayarak çok zor duruma düştü. Krizden önce %0.5lerde olan enflasyon krizden sonra % 85lere yaklaşmaktaydı Rusya’yı batıran ise petrol ve enerji fiyatlarında ki düşüştü. Bununla beraber Rusya’yı kurtaracak olan ise yine petrol ve enerji fiyatları idi. Ancak çok düşük bedellerle özel sektöre geçen enerji kaynaklarını geri alabilmesi gerekiyordu bunun içinde bir takım siyasi oyunlardan çekinmedi ve istediği gibi enerji kaynaklarını ya geri aldı ya da yüksek oranlarda pay sahibi oldu. Rusya’nın bu hakimiyeti ekonomik verilerini yeniden canlandırdı. Doğal gaz ve petrol gibi enerji ürünlerine sahip olması nedeniyle fiyat artışları döviz rezervlerini artırmaya yetmiştir. Ekonomisinin üçte biri ihracat, ihracatının da üçte ikisini petrol ve enerji satışları oluşturmaktaydı. Bu satışlarla Rusya artık dünyanın en yüksek döviz rezervlerine sahip 3. ülkesi olmayı başarmıştı.

Aynı zamanda Rusya yeniden siyasi gücünü kazanabilmek için İran ve Çin ile yakın ilişkilerde bulunmaya başladı. Nede olsa Çin petrolü satmak için iyi bir pazar İran’da silah satmak için kaçınılmaz bir fırsattı. Stratejik önemi giderek artan Rusya, Sovyet ülkeleri üzerindeki etkisini artırarak buradaki kaynakları kendi kontrolüne almak istiyor ancak hem ABD hem de Avrupa buna engel olabilmek için ve Rus petrolüne olan bağımlığı azaltmak için Orta Asya kaynaklarına ulaşabilmek için alternatif boru hatları döşemeye başladı.

Rusya’nın bu güçlenişi askeri açıdan da sorun teşkil edince füze kalkanları ile Rusya’nın Avrupa’dan ayrılması gerekti bunu içinde bahane her zaman ki gibi Ortadoğu’daki nükleer silahtı. Bunu üzerine Rusya Sovyetlerin en zayıf zamanında imzalanan ve askeri kısıtlamalar getiren anlaşmalardan tek taraflı olarak çekildi. Böylece askeri bağımsızlığını yeniden kazanmış oldu.

Şimdi hem ekonomisini hem de siyasi varlığını güçlendiren Rusya gövde gösterileri yapıyor. Bıçaklar bileniyor… Yeni bir soğuk savaş belki de ( Allah korusun ) sıcak savaş…